Başkalarının emeklerini basamak yaparak kısa yoldan ayrıcalıklı hayat sahibi olan siyasetçiler,
sonunda tarlalarına ektikleri yalan, çıkar, sahtekarlık, ruhsuzluk dolu buğday başaklarını, büyük bir
ihtirasla ellerine dolayarak hasat ettiler.
Halkın yaşadığı dünya ile aralarındaki makası açarak sürdürdükleri, yıllar boyunca ihanet ettikleri
Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin, kendilerini kul olmaktan çıkarıp milletvekili, belediye başkanı,
kaymakam, savcı ve benzeri altın yaldızlı koltukları nasıl sunduğunu unuttular.
Öfkeli sahte suratlar, nereye varacağı belli olmayan sonsuz saçmalıktaki kelimeler, göz teması
kuramayan yüzler, pis pis sırıtarak sattıkları adeta sonsuz kere sonsuz vatan toprakları…
Eşine rastlanamayacak bir silkinişi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün tarih sahnesine çıkmasıyla yaşayan
Anadolu halkına emanet edilen cennet ülkenin havasını, suyunu kirlettiler, topraklarını siyanürle
zehirleyip madenlerini emperyalist devletlerin sofrasına attılar, işçilerini maden ocaklarına
gömdüler, gençlerini işsiz ve eğitimsiz bıraktılar, halkın çeyrek yüzyılını çaldılar, azınlık yönetimini
sürdüren gerici iktidarın lüks ayakkabıları altında ezdirdiler.
Anadolu Türklerinin alınyazısını değiştiren Kurtuluş Savaşı yıllarında savaş meydanlarının
sıcaklığında kurulmuş olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), tıpkı aziz Atatürk’ün diğer emaneti olan
Cumhuriyet gibi paramparça, delik-deşik, iktidarın kirli ellerini uzatarak transfer ettiği, işportaya
düşmüş belediye başkanları ya da milletvekilleri tarafından kirletildi.
Bir Masal molası: Uzak Evrenin, Kirli Dünyası’ndaki Hırsızlar Ülkesi’nin Kralı
Bir varmış, hiç yokmuş…
Öte gezegenlerden olan Kirli Dünya’daki Hırsızlar Ülkesi’nde, suratına ziftin karası çalınmış bir hırsız
kral yaşarmış. Seçimleri çalarak iktidarı ele geçiren gezegenler arası emperyalizmin kuklası kral,
ihalelerle zengin ettiği yandaşlarının övgü ve yalamalarıyla yaşarmış. Masal bu ya; orada da
internet, troller, yandaş-candaş medya mesaileri gırla gidiyormuş.
Maaşa bağladığı troller, kralı kurdukları her cümle için alkış ve destek mesajlarına, yalama
paylaşımlarına boğarken, kral tersinden kalktığı günlerde, bu yalakalar onun bir önceki günün
tersini söylediği ifadeleri için önce afallayarak boş gözlerle kafayı 360 derece çevirip, ardından tersi
cümlelere uygun terslikteki savunma yöntemleri için 7/24 çalışıp kralı yağlayacak yeni cümleler ve
gerekçeler arar, olmazsa da yaratırlarmış.
Gel zaman git zaman, bu klasik ritüeller, doğru ya da eğri konuşunca patlayan alkışlar kralı tatmin
etmez olmuş ve “Biraz da beni sevmeyenleri çalıp getirmek ve kendimi onlara da alkışlatmak,
sevmeseler de gerekirse zorlama hapis cezası ile övgü dolu sözler söyletmek istiyorum. Talimat
veriyorum, tez çalışmalara, kumpas ve montajlara başlayın” demiş.
Yıkama-yağlama-besleme tayfa hazırladığı son projeyle kralı biraz daha fazla yaşatmanın, aslında
kendilerini de yaşatmak olduğunu bilerek çalışmış ve “Yüzsüzlüğe, aşağılanmaya, kulluğa razıyız,
yeter ki zıkkımlanmaya devam edelim” diyerek ortaya iğrenç bir proje daha koymuşlar. Geçmişte
“fetoş, metoş, nonoş operasyonları” ile tecrübe kazanan tayfaya verilen son görev, artık ülkenin
şanına yakışır şekilde tüm siyasetçileri ziftin karasının içine çekerek suça ortak etmenin bir yolunu
bulmak olmuş.
Narsist kral artık kendi koyduğu kuralları bile tanımıyor, her gün yeni bir sürprizle kirli yandaşlarını
mutlu ediyormuş. Çakalların diri diri kurbanlarını yerken çıkardığı keyifli bir sesle konuşan kral,
şantajla-montajla-tehditle kendi partisine transfer ettiği, en az kendisi kadar düşkün siyasetçilere
düzenlediği törenlerde, muhalefeti bu yolla da aşağıılıyor, aşağılanan siyasetçiler ise “Bu ne keyifli
bir aşağılanma imiş, daha önce hiç tatmamıştık, büyük mutluluğa erdik, bizi hapse atma da, biz her
gün senin trollerini aratmaz, yıkama-yağlama-dallama işlerini görürüz. Çok yaşa kralımız!” diyor ve
birer birer kirli rozetlerini sırıtarak yakalarına takıyorlarmış…
“Ayna ayna çirkin ayna, söyle bana, evrendeki en çirkin, en kötü, en mafyatik kral kim?” diye
baktığı karanlıklardan fışkıran kuzey ışıklarına benzer şekillerin arasından kendisine “Ya reis kral,
bizler de artık senin g.t.nün kılıyız” diyerek çoğalan siluetler görünür olmuş…
Masalın sonu belirsiz, ancak aşağılanarak yaşamayı, hapse girmeye tercih eden kirli muhalif
siyasetçileri rozetleriyle delik deşik eden hırsızlar imparatorunun yeni hedefi, kendisine boyun
eğmeyi reddeden insan siluetindeki aydınlık ışık hüzmelerini siyah zindanlarına hapsetmek üzere
yeni bir çalışma başlatmak olmuş…
Bir yanda emek vermeden koltuk ve para sahibi olmak isteyen İNSAN SÜRÜLERİ, diğer yanda
emekli maaşını Kızılay’a bağışlayan Kurtuluş Savaşı kahramanı, gazi KARA FATMA…
Fatma Seher Erden (Kara Fatma)
Kurtuluş Savaşı’nda yedi düvele karşı galip gelinmesinde Türk kadınlarının rolü, sanılandan ve göz
ardı edilenden çok daha büyüktür. Emperyalizme başkaldırııda tarihi bir dönüm noktası olan ve
zaferle sonuçlanan bu muazzam vatan savunmasında gazi olan pek çok askerden biri de Kara
Fatma idi. Gönüllü olarak katıldığı bu vatanı müdafaa savaşında Mustafa Kemal
ATATÜRK tarafından kendisine verilen gözü kara (cesur) anlamında “Kara” lakabıyla anılan, aldığı
yetki ve görevle başarılar elde eden, zamanla 700 erkek ve 43 kadından oluşan birliği
yöneten Fatma Seher’e savaşta kazandığı başarılarından dolayı İstiklal Madalyası verilmişti.
Üsteğmen rütbesi ile emekli edilmesine rağmen, maaşını Kızılay’a bağışlayan Kara Fatma’ya
nihayetinde ilerleyen yıllarda geçim sıkıntısı çektiğinin duyulması üzerine yeniden maaş bağlanıyor.
Ve hayatını, kaldırıldığı Darülaceze’nin hastane bölümünde kaybediyor…
Mustafa Kemal Atatürk
12 Eylül 1980 dönemi nasıl istismar edildi? Sonrasında felç edilen siyaset kimlere kaldı?
12 Eylül 1980 İhtilali, aslında Türk siyasetçilerin öncesinde demokratik yollarla çözüm bulamadığı,
Meclis’te 100 turda bir Cumhurbaşkanı bile seçilemeyen, sokak çatışmalarının önlenemediği ve
nihayetinde dönemin siyasetçilerinin kaçamayacağı sorumluluğu altında olan bir dönemdir.
Anavatan Partisi (ANAP) ve Halkçı Parti’nin (HP) kuruluş tarihi 20 Mayıs 1983’tür. Talimatla
kurdurulmuş gibi, değil mi?
Ayrıntılar, matematiksel hesaplarda, dökümlerde gizlidir…
O günün şartlarında elbette siyasetin bir ucundan tutarak canlandırmaya, adeta ölüyü yeniden
diriltmeye çalışan siyasetin temiz şahsiyetlerine diyecek hiçbir şey yok. Ancak emperyalizmin
maşalarına söylenecek çok söz var.
Boğaziçi Köprüsü’nün satılması konusunda TRT’deki hararetli bir siyasi tartışma programında -ki
ileri demokrasi gereği bu tartışmalar devlet televizyonunda yapılabiliyordu- Halkçı Parti Genel
Başkanı Necdet Calp’in “Satamazsınız beyefendi, sattırmayız!” diye masaya vurduğu yumruğuna
karşın, Anavatan Genel Başkanı olarak siyasete monte edilen Turgut Özal’ın “Satarız, hem de çok iyi
satarız, alan da çıkar” diye cevap verdiği gün, çok şeyin değişmeye başladığı gündü.
Sonrasında “Benim memurum işini bilir” diyen Özal, siyaset yoluyla zenginleşme, satın alınma,
yozlaşma döneminin kapılarını aralıyordu.
Yıllar sonra ilk AKP hükümetinin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan da benzer bir söylemle, Türkiye
Cumhuriyeti’nin tüm kazanımlarının hızla satıldığı yeni bir dönemin, gösterişli saray
kapılarını “Babalar gibi satarım” diyerek ardına kadar açıyordu…
Ana Muhalefeti yozlaştırdılar, ideallerinden kopardılar, paramparça ettiler!
Değerli arkadaşlar, 12 Eylül sonrasında yüzlerce insan işkenceden geçirildi. Siyasi partiler kapatıldı.
Türkiye’nin 4 önemli siyasi ismine (Ecevit, Demirel, Türkeş, Erbakan) 10 yıllık siyasi yasak başta
olmak üzere, pek çok siyasetçiye, sivil toplum kuruluşlarına ve başındaki isimlere de siyasi yasak
getirildi.
Dört siyasi isme yasakların kalkıp kalkmaması tartışmaları, halkın onayına sunularak referandum
yapıldı. 12 Eylül döneminin ürünü ANAP iktidarı ve “demokrasi kahramanı” olarak şimdiki iktidarın
sahiplendiği Turgut Özal, siyasi yasakların devamından yana seçim kampanyası yürüttü. Ancak Türk
halkı siyasi yasakları 1987 Referandumu ile kaldırdı, arada sadece 75.000 oy fark vardı.
Bir süre sonra elbette işkence gerçeği ülke dışına taşınca ve yasaklar, toplumsal baskılar yavaş
yavaş aşılmaya başlandıkça, a-sosyal olarak tanımlanan ve siyasetten uzak tutulan 1980 sonrası
döneminin gençleri de siyasi yaşama girdi.
SİZDEN ÖNCE BİZ VARDIK! Konuşmaya hakkımız var…
Değerli arkadaşlar lise dönemi sonrasında Pendik’teki ilk Halkevi’nin yeniden açılışını yaptığımızda,
17 yaşındayken ben de bu dönemde siyasi faaliyetlere adım atmış oldum. Dönemin Pendik Halkevi
Başkanı Taşkın Erdemir başkanlığında, şimdiki Pendik Atatürk Kültür Merkezi binasında koro,
tiyatro ve halk oyunları gösterileriyle açılışımızı yaptık.
Bir genç olarak gördüğüm ve olumsuz olarak değerlendirdiğim davranışları şimdilik bir kenara
bırakıyorum. Çünkü bu çok yıpratıcı ve benim gibi pek çok insanı olumsuz etkileyen bir süreçti. Zira
sonrasında siyasi yaşamda gördüğüm sonuç alınamayan sonsuz uğraşların boşa çıkması, hem
şahsımı hem de siyasete emek veren binlerce insanı hayal kırıklığına uğratarak aktif siyasi
yaşamdan uzun yıllar koparmıştır.
SODEP ve Halkçı Parti’nin 1985’te birleşmesiyle kurulan SHP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) ile
birlikte, o dönemde tam da bizlere üst akıl tarafından nelerin empoze edildiğini bilemediğimiz,
sadece 12 Eylül 1980 askeri darbe döneminden sıyrılma mücadelesi verdiğimiz bir dönemde, siyasi
yaşama adım attık. Zira Atatürk İlkeleri ya da temelde Atatürkçülük (Kemalizm) ideolojisi ile Sosyal
Demokrasi ideolojisi prensiplerinin birbiriyle bağdaşamayacağını çok sonraları öğrenecektik…
1989 yılında Genel Başkan Erdal İnönü döneminde SHP, Türkiye’de Yerel Yönetimlerde iktidar oldu.
Ancak kadroların buna hazırlıklı olmaması, 12 Eylül’den çıkan yorgun siyasetin uyanma çabaları,
bitmek bilmeyen parti içi tartışmalar, ANAP hükümetinin yol açtığı siyasi kirlenme ve zamanla
idealizmin erozyona uğradığı dönemlere girilmesinin başlangıcı bu döneme rastlıyor.
Parti içinde yapılan örgüt toplantılarında saatlerce 12 Eylül dönemindeki baskılar, işkenceler
konuşulur ve en nihayetinde o dönemde yaşanan tüm olumsuzluklar 12 Eylül’e bağlanırdı. Öyle ki,
Belediyelerle ilgili günlük tartışmaların bile son cümleleri yine 12 Eylül’le bitirilirdi.
Oysa 12 Eylül’le hiç ilgisi olmayan, ANAP dönemi partizan kadrolaşması uygulamasının bulaştığı ve
bir yönüyle bizleri de istihdam eden SHP Belediyeleri de aynı yola giriyordu.
Not düşmek zorundayım; Genç ve işsiz olan her insan işe girmek için her yola başvurabilir. Ancak
suç, o dönemde işe giren, hayatını idame ettirmek için iş bulmak zorunda olan ve bileğinin hakkı
dışında hiçbir gayrı-resmi işe bulaşmamış bizim gibi binlerce belediye işçisinin değil, bu durumu
yönetemeyen ANAP iktidarı ve sonrasındaki yerel yöneticiler ve onların parti üst yöneticilerine
aittir.
ANAP’taki kirlenmeye tepki gösteren yurttaşların SHP’yi yerel yönetimlerde birinci parti yapması -
her bölgeyi kastetmiyorum- pek çok yerde dönemin bazı belediye yönetimlerinin suistimalleriyle
sonuçlandı. Sonuçta dönemin “bağımsız” medyası İSKİ skandalını günlerce işledi. Oysa ANAP
iktidarı Türkiye’nin altını oyuyordu…
Tüm bunlar, SHP döneminde kazanılan belediyelere yönelik olarak, halk arasında bahsedilen tabirle
söylüyorum, “Belediyeye çarıkla geldiler, milyoner oldular. Müteahhit oldular, zenginleştiler”
söylemlerini yok edemedi.
(NOT. Kendi bölgem PENDİK’te dönemin Belediye Başkanı Burhan KÖSEOĞLU, dürüstlüğü ile nam
salmış, onurlu bir belediye başkanı idi. Pendik halkı açısından, daha uzun yıllar yeri
doldurulamayacak, hali hazırda hayatta olan, yaşayan bir efsanedir.)
Sonuç olarak bizim gibi, hatası ve zararı ancak kendine olan, hiç kimseye zarar vermemiş, idealist
kafa yapısı nedeniyle hayatı boyunca yaşamı sorgulamış, hatalarını süzgeçten geçirerek insan
olmaya çabalamış, emperyalist boyunduruktan ülkemizi kurtarıp Mustafa Kemal ATATÜRK’ün
emaneti olan laik Türkiye Cumhuriyeti’ni korumaya ve yaşatmaya kafa yormuş insanlar siyasetin
dışına doğru çekildi ya da itildi.
Oysa şu anki siyasi yüzlerin %90’ından fazlası SHP ve devamı olan CHP’de yok iken, bizlerin verdiği
emekler unutuldu ve boş söylemler ana muhalefetin beynini ele geçirdi.
Örnek mi; “Geliyor, gelmekte olan(!)” Yani, boş sözler, söylemler… Ve idealizmden kopmuş sözde
liderler… Anlamsız, içi boş sloganlar…
Ülkemizin kurucu lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ün emaneti olan Cumhuriyet Halk Partisi‘ni (CHP)
parçaladılar. Ve bunu adım adım, yavaş yavaş yaptılar. Büyük Orta Doğu Projesi’ni (BOP)
gerçekleştirmek için, ABD emperyalizminin tıpkı iktidar gibi, muhalefeti de dizayn
etmesi gerekiyordu. Önce Kürtçü bölücülerin beyinleri yıkandı, siyaseten devşirildiler, sonra tüm
siyasi partilere üçer beşer yerleştirildiler.
Hem insan haklarından yana, hem anti-emperyalist olup, hem de ABD ürünü BOP-PKK-ÇERÇEVE
YASASI‘nı hangi akıl ve mantıkla onaylayabilirsiniz? Emperyalizm, bitmek bilmeyen savaşlar, kan ve
gözyaşı demektir…
PKK terör örgütünü ABD finanse ediyor ve ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın ifade ettiği gibi
Türkiye’nin güneydoğusu, Suriye, Irak ve İran’daki PKK, PJAK, SDG (Suriye-HTŞ yönetimine
bağlanan) unsurlarının birleştirilmesi ve dolayısıyla ilk etapta İsrail benzeri bir sözde Federe Kürt
Devleti, ardından ise bağımsız bir sözde Kürdistan ve nihayetinde İsrail devletine monte edilecek
olan bir Kukla Devlet hedefleniyor.
ABD’nin Orta Doğu’daki petrol bekçisi Narko-Terör Örgütü PKK ve türevleri yıllarca kan dökerek
efendilerine hizmet etti…
AKP iktidarı kendine tehlike olarak gördüğü her öne çıkan kimliği hapisle tanıştırıyor. Burada tek
tek isimlerden bahsetmek, bu yazının devamı olmayacak. Konunun özü şudur: Şayet laik ve
demokratik Atatürkçü Cumhuriyet yaşatılmazsa, Atatürk’ün “Tam Bağımsız Türkiye” şiarını amaç
edinmez isek, ÇERÇEVE YASA ile PARÇALANMA’ya çeyrek kala, özgürlüğümüzün son günlerini
yaşıyor olacağız.
Ayça Yılmaz
29 Ağustos 2026