Bankacılık yaptığım yıllardan bu yana özellikle takip ettiğim önemli göstergelerden biri, kredilerin takibe dönüşüm oranıdır. Çünkü bu veri yalnızca bankaların bilançosunu değil, aynı zamanda vatandaşın, esnafın ve işletmelerin ödeme gücünü de gösteren önemli bir ekonomik göstergedir.
Son dönemde ortaya çıkan tablo ise dikkat çekici olduğu kadar düşündürücü.
Takibe düşen kredilerde belirgin bir artış yaşanıyor. Bu artış bize, yüksek faiz ortamının artık yalnızca yatırım kararlarını değil, doğrudan hane halkının günlük yaşamını ve işletmelerin faaliyetlerini de etkilediğini gösteriyor.
Yaklaşık üç yıldır görevde bulunan ekonomi yönetimi, enflasyonu düşürmek ve toplumun refah seviyesini artırmak hedefiyle yola çıktı. Ancak geçen süre içerisinde vatandaş açısından hissedilir bir rahatlama sağlanamadığı gibi, hane halkının borç yükü de giderek ağırlaştı.
Asıl dikkat edilmesi gereken nokta ise yalnızca borç miktarının artması değil. Borcun geri ödenmesinde yaşanan güçlüklerin de büyüyor olmasıdır.
Yüksek faiz, düşük kur kıskacı
Uygulanan yüksek faiz-düşük kur politikası özellikle tekstil gibi emek yoğun sektörlerde ciddi baskı oluşturuyor. Finansmana erişimin zorlaşması, işletme sermayesi maliyetlerinin yükselmesi ve ihracatçıların kur nedeniyle rekabet avantajı kaybetmesi birçok işletmeyi zor durumda bırakıyor.
Bazı sektörlerde küçülmeler, konkordatolar ve iflaslar yaşanırken ticari kredilerin geri ödenmesinde de erteleme ve yapılandırma taleplerinin arttığı görülüyor.
Yani sorun yalnızca bireysel kredi veya kredi kartı borçlarından ibaret değil.
Reel sektör de giderek ağırlaşan bir finansman yüküyle karşı karşıya.
Vatandaş neden borçlanıyor?
Bireysel borçlanmayı değerlendirirken önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Elbette herkes harcamasını gelirine göre yapmak zorundadır. Ancak bugün birçok aile kredi kartını veya ihtiyaç kredisini lüks tüketim için değil; gıda, kira, eğitim, sağlık ve diğer temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için kullanıyor.
Gelirin temel giderleri karşılamadığı bir ortamda ortaya çıkan borçlanmayı yalnızca “fazla harcama” olarak değerlendirmek doğru değildir.
Yüksek faiz oranları nedeniyle bireysel borçlanmanın maliyeti de giderek artıyor. Böylece vatandaş bir taraftan borçlanırken diğer taraftan borcun faiz yükü altında daha fazla sıkışıyor.
Bu nedenle firmalara sağlanan bazı teşvik ve desteklerin, belirli kriterler çerçevesinde hane halkına yönelik olarak da değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Borçlu toplumda huzur olmaz
Ekonomiyi yalnızca büyüme rakamları, faiz oranları veya bütçe dengeleri üzerinden değerlendirmek eksik olur.
Ekonominin sosyal bir tarafı da vardır.
Borç stresi ve yoksullaşma; tüketimin daralmasına, aile içi gerilimlerin artmasına, sosyal dışlanmaya ve insanların geleceğe ilişkin umutlarının azalmasına neden olabilir.
Özellikle sürekli borç çevirmek zorunda kalan ailelerde ekonomik sorun zamanla sosyal bir probleme dönüşebilir.
Bu nedenle toplumsal huzurun önemli unsurlarından biri de vatandaşın ekonomik güvenliğidir.
Borçlu toplumda huzurun kalıcı olması kolay değildir.
Bankacılık sistemi açısından da risk büyüyor
Takipteki krediler yalnızca borçlu vatandaş veya işletme açısından sorun oluşturmaz. Aynı zamanda bankacılık sistemi açısından da önemli bir risk göstergesidir.
KOBİ'lerde artan ödeme güçlükleri, konkordatolar, iflaslar ve buna bağlı olarak ortaya çıkabilecek işsizlik; ekonomik sistem içerisinde zincirleme bir etki yaratabilir.
Bir işletmenin küçülmesi yalnızca işletme sahibini etkilemez.
Çalışanı, tedarikçisi, nakliyecisi, esnafı ve hatta bulunduğu bölgedeki tüketim hareketliliğini dahi etkiler.
Bu nedenle kredi geri ödeme sorunlarının büyümesi, zamanında müdahale edilmediği takdirde daha geniş çaplı bir ekonomik sarmala dönüşebilir.
Ne yapılabilir?
Çözüm için birkaç temel başlık üzerinde durulabilir.
Öncelikle ihtiyaç kredileri, kredi kartı borçları ve KOBİ kredileri için sınırlı, şeffaf ve koşullu yapılandırma imkanları oluşturulmalıdır. Faiz yükünün makul seviyelere çekilmesi ve vadelerin uzatılması, ödeme güçlüğü yaşayan ancak borcunu ödemek isteyen vatandaş ve işletmelere nefes aldırabilir.
İkinci olarak, enflasyon görünümünde kalıcı iyileşmenin sağlanmasıyla birlikte faiz indirimlerine kademeli ve kontrollü şekilde geçilmelidir.
Üçüncü olarak gelir destekleri daha hedefli hale getirilmeli, özellikle dar ve sabit gelirli kesimlerin temel ihtiyaçlara erişimi korunmalıdır.
Finansal okuryazarlığın artırılması da önemli bir başka başlıktır. Vatandaşların kredi, faiz, borç yapılandırması ve bütçe yönetimi konusunda daha fazla bilgi sahibi olması uzun vadede finansal dayanıklılığı artıracaktır.
Son olarak Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca kredi genişlemesine dayalı büyüme değildir. Üretimi, ihracatı, istihdamı ve verimliliği artıracak yapısal reformlara ihtiyaç vardır.
Elbette çözüm önerileri bunlarla sınırlı değil.
Ancak görünen tablo bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Ekonomide sorunları yalnızca ertelemek, problemi ortadan kaldırmıyor.
Borç yükü büyüyor, ödeme gücü zayıflıyor ve yüksek faiz hem vatandaşın hem de işletmelerin üzerindeki baskıyı artırıyor.
Bu nedenle sorun daha fazla büyümeden ekonomik ve sosyal boyutları birlikte ele alan adımların atılması gerekiyor.